ZEHRA MART
Son zamanlarda toplum olarak adeta bir şiddet ve çılgınlık dönemi yaşıyoruz. Kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet her geçen gün artıyor. TV’lerde, gazetelerde ve sosyal medyada her gün çok sayıda “kadına şiddet” haberlerinin binbir türü ile karşılaşıyoruz.
Birleşmiş Milletler (BM) eski Genel Sekreteri Kofi Annan’ın “Kadına şiddet, belki de en utanç verici insan hakları ihlali… Ve belki de en yaygını. Coğrafya, kültür ve servet sınırı da tanımayan bu şiddet devam ettiği sürece, eşitliğe, kalkınmaya ve barışa dair gerçek bir ilerleme sağlayacağımızı iddia edemeyiz” sözleri, dünyanın ve bizim coğrafyamızın nicedir yaşadığı büyük bir acı gerçeği özetliyor adeta.
BM verileri, dünya genelinde hayatları boyunca en az bir kez şiddete maruz kalmış kadın oranının yüzde 35 civarında olduğunu ortaya koyuyor. Yani dünya üzerinde her 3 kadından biri eşinden veya sevgilisinden kaynaklanan şiddet kurbanı. Peki ya ülkemizde?
Binlerce yıl önce bile kadına şiddet vardı. Arkeologlar erkek mumyaların kemiklerinde yüzde 9-20 kırık, kadın mumyalarda ise yüzde 30-50 kırık olduğunu bildiriyor. Her ne kadar buna bilimsel bir açıklama getirilmeye çalışılsa da akla ilk gelen şey; kadınlara yönelik şiddetin tarih boyunca var olduğu.
Kadının şiddeti hayatının her alanında yoğun olarak yaşaması, şüphesiz tüm toplumu etkileyen ağır sonuçları da beraberinde getirmektedir. Bunun faturasını hepimiz ödüyoruz.
Kadınlara biçilen roller pasif, bağımlı ve çaresiz olmayı öğrenmesi ve ailenin yapısal özellikleri kadına şiddetin adeta normal gibi algılanmasına yol açıyor.
Toplumsal ve ekonomik eşitsizlik, ailevi köklerden gelen erkeğin üstün görülmesinin sebep olduğu ayrımcılık, güçlü kişiliğe sahip kadın karşısında erkeğin kendini güçsüz hissetmesi ve üstünlük kurma çabası, erkeğin kontrolsüz alkol ve zararlı madde kullanımı, ekonomik yetersizliğin yol açtığı psikolojik sorunlar, çocukluğunda şiddet görmüş olması gibi etkenler kadına şiddetin temel sebepleri arasında yer alıyor.
Kadına yönelik şiddeti sadece fiziksel şiddet olarak görmemek lazım. Ekonomik özgürlüğü kısıtlamak, psikolojik baskı, yaptırım uygulama, İstemsiz hareket etmeye zorlamak ve kültürel baskı uygulamaları da günlük hayatta kadına uygulanan diğer şiddet türleridir.
Aileden başlayan ve küçük yaşlardan itibaren beyinlere kazınan, tüm toplumu içeren cinsiyet ayrımcılığı bitmedikçe kadınlara yönelik şiddet de bitmeyecektir.
Gelenek, görenek diyerek erkekler, aileleri tarafından hep üstün cins olarak yetiştiriliyor. Burada en büyük görev annelere düşüyor… “Sen erkeksin, sen güçlüsün, kadın sana itaat etmek zorunda, sana başkaldıramaz, kafasını ezersin. Kadın, elinin kiridir” diye yetiştirilen erkekler, elbette bu kaba kuvvet eğilimiyle gelişiyor. Ve sonuç ortada..
Kadına karşı şiddetle topyekün mücadele edilmeli. Bunun için de bütün kız çocuklarının eğitim alması sağlanmalı, kadın istihdamı arttırılmalı, siyasette kadına daha fazla görev verilmeli, erkekler için askerde kadına yönelik şiddetin engellenmesini sağlayacak eğitimler verilmeli, TV’ler de şiddet içeren programlar kaldırılmalı ve normalleştirilmemeli, çocuklara şiddet uygulanmamalı. Çünkü onlar gelecekte şiddet uygulayacak erişkinler olacaklardır.
Aslında belki de en önemlisi kadın şikayet için karakola geldiğinde, “Bu iş karı-koca sorunu, biz karışamayız” diyen polisleri de eğitmek gerekiyor.

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here