8 MART: KUTLAMA DEĞİL, YÜZLEŞME VE MÜCADELE GÜNÜ

0
41

Esra Arslanergün BÖLÜKBAŞI

8 Mart… Takvimlerde çiçekli görsellerle süslenen, indirim kampanyalarına malzeme edilen, “kutlu olsun” mesajlarıyla geçiştirilen bir gün değil. 8 Mart bir bayram değildir; bir hatırlayış, bir yüzleşme ve bir mücadele günüdür.
1857 yılında New York’ta tekstil işçisi kadınlar, insanca çalışma koşulları ve eşit ücret talebiyle greve çıktıklarında tarihin yönünü değiştirdiklerini bilmiyorlardı. Çıkan yangında hayatını kaybeden o kadın işçiler, yalnızca bir fabrikanın değil, dünyanın vicdanının kapılarını araladı. 8 Mart, işte o küllerin içinden doğdu. Bu yüzden 8 Mart bir eğlence değil; emeğin ve direnişin adıdır.
Kadınların mücadelesi coğrafya tanımaz. Nadia Murad, Iraklı bir Êzidî kadınıydı. IŞİD tarafından kaçırıldı, köleleştirildi, ailesi katledildi. O susmadı. Acısını saklamak yerine dünyaya anlattı. Bir halkın uğradığı soykırımı görünür kılmak için kendi yaralarını açtı. Onun mücadelesi, kadın bedeninin savaş ganimeti olmadığını haykıran bir insanlık çağrısıdır.
Somali çöllerinden çıkan başka bir ses Waris Dirie oldu. “Çöl Çiçeği” olarak bilinen hayat hikâyesini dünyaya anlatarak kız çocuklarına uygulanan kadın sünnetine karşı küresel bir mücadele başlattı. Kendi travmasını bir farkındalık hareketine dönüştürdü. Çünkü bazı coğrafyalarda kadın olmak, hayatta kalma mücadelesinin ta kendisidir.
Siyasette de kadınlar tarih yazdı. Sirimavo Bandaranaike, dünyanın ilk kadın başbakanı olarak yalnızca bir ülkeyi değil, bir algıyı yönetti. Kadınların “yönetemez” denilen alanlarda nasıl iz bırakabileceğini gösterdi.
Bilim ve uzay… İnsanlığın en iddialı alanlarından biri. O alana ilk adım atan kadın Valentina Tereshkova oldu. 1963’te uzaya çıkan ilk kadın olarak yalnızca Dünya’nın etrafında dönmedi; erkek egemen bilimin etrafındaki önyargıları da sarstı.
Toplumsal dayanışma denildiğinde Jane Addams’ı hatırlamak gerekir. 1889’da kurduğu Hull House ile yoksullar, göçmenler ve kadınlar için eğitim, sağlık ve sosyal destek hizmetleri başlattı. Sosyal adaletin kurumsallaşabileceğini gösterdi. Kadınların yalnızca hak talep eden değil, sistem kuran özne olabileceğini kanıtladı.
Bu topraklarda da kadınlar tarihin kırılma anlarında en önde yürüdü. Nene Hatun, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Aziziye Tabyası’nın savunmasında gösterdiği cesaretle hafızalara kazındı. Henüz genç bir anneydi; ama vatan söz konusu olduğunda eline aldığı baltayla cepheye koştu. Onun direnişi, Anadolu kadınının gerektiğinde nasıl bir iradeye dönüştüğünün sembolüdür. Kadınlar bu ülkenin tarihinde sadece evin içinde değil, cephede de vardı.
Bugün ise bilim dünyasında bir Türk kadını sınırları aşan çalışmalarıyla adından söz ettiriyor: Canan Dağdeviren. Giyilebilir kalp pili ve esnek elektronik cihazlar üzerine yaptığı çalışmalarla uluslararası alanda başarı kazandı. Onun hikâyesi, bilimin cinsiyeti olmadığını ama fırsat eşitliğinin hayati olduğunu hatırlatıyor.
Bu isimler birbirinden farklı coğrafyalarda, farklı dönemlerde yaşadılar. Ama ortak noktaları aynı: Sessiz kalmayı reddettiler.
8 Mart’ın ruhu tam da burada saklıdır.
Bugün çiçek almak elbette kötü değildir. Ancak çiçek verirken emeği görmezden gelmek, mesaj paylaşırken eşitsizliği sürdürmek, “kadınlar başımızın tacıdır” deyip karar mekanizmalarından dışlamak; işte asıl çelişki budur.
8 Mart, Amerikalı tekstil işçisi kadınların daha kısa çalışma saatleri, eşit ücret ve insanca koşullar talebiyle başlattığı mücadelenin mirasıdır. O miras; Irak’ta bir Êzidî kadının adalet arayışında, Somali’de bir kız çocuğunun beden bütünlüğü hakkı mücadelesinde, Anadolu’da cepheye koşan bir annenin cesaretinde, uzay boşluğunda süzülen bir kozmonotun kararlılığında ve laboratuvarda insan hayatını kolaylaştıran bir bilim insanının azminde yaşamaya devam ediyor.
8 Mart, “kutlu olsun” denilecek bir gün değil; “unutmayalım” denilecek bir gündür.
Çünkü kadın hakları bir jest değil, bir insan hakkıdır.
Ve haklar, ancak hatırlandığında ve savunulduğunda yaşar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz