İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Gaziantep Şube Başkanı Burkay Güçyetmez, 6 Şubat depremlerinin yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklamada, “Bilimin ve mühendisliğin uyarılarını dikkate almadan geçen her gün, yeni felaketlerin zeminini hazırlamaktadır” dedi.
Açıklamasına 6 Şubat depremlerinde yaşamı yitirenleri anarak başlayan Başkan Güçyetmez, deprem riskinin bilinmesine rağmen önlem alınmadığına dikkat çekti ve, “Depremin üçüncü yılında bugün, dünden daha hazır değiliz” diye konuştu.
AFETLER KADER DEĞİLDİR
Depremin Türkiye için bir beka sorunu olduğunu söyleyen Burkay Güçyetmez, 6 Şubat’ın yıldönümünde uyarılarına devam etti: “Türkiye deprem ülkesidir. Depremler olmaya devam edecektir. Yapmamız gereken ise depremlerin afete dönüşmesini önleyecek tedbirleri almaktır. Bu nedenle afetler kader değildir, bilimi, mühendisliği ve kamusal sorumluluğu esas almayan politikalarda ısrarın acı sonuçlarıdır. İvedi olarak yapılması gerekenler bellidir: Ülke çapında güncel ve şeffaf bir yapı envanteri oluşturulmalı, kentsel dönüşüm rant odaklı değil risk temelli bir kamu politikası olarak uygulanmalı, yapı üretiminin tüm aşamaları; proje, imalat ve denetim süreçlerinde mühendislik hizmetlerinin tam ve doğru bir biçimde verilebilmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı, uygulamalar sıkı bir şekilde denetlenmelidir.”
Deprem riskinin ve yapılması gerekenlerin belli olmasına rağmen ülkemizin bu konuda harekete geçmemesine tepki gösteren Güzyetmez, “Risk belli, çözüm yolu belli. Maalesef bu konu sadece bir deprem olduğunda gündeme geliyor. Bir kaç gün konuşuluyor, tartışılıyor ve bir dahaki depreme kadar unutuluyor. Depremlerin afete dönüşmesini önlemek için adım atılmadığından dolayı da orta büyüklükte sayılabilecek depremlerde bile can kayıpları ve büyük yıkımlar meydana geliyor” diye konuştu.
SORUMLULUĞU OLAN HERKES YARGILANMALI
Deprem yargılanmalarına da değinen Güçyetmez, inşaat mühendislerinin yaptığı, imza attığı projeler için ömür boyu sorumluluk kavramının getirilmesinin de yanlış olduğunu ifade etti. Güçyetmez, “Bugün çok sayıda inşaat mühendisi deprem davaları nedeniyle yargılanmakta, hapis yatmaktadır. Biz öncelikle suçlu olan herkesin adil ve eşit şekilde yargılanmasını istiyoruz. Adaletten yanayız. Ancak, bir bina inşa edildikten sonra o binanın kolonu kesilmiş, yapılmaması gereken tadilatlar yapılmış, hatta üzerine kaçak kat çıkılmışsa burada binayı yapan mühendisin sorumluluğu yoktur. Burada o binayı denetlemeyen, imar barışları ile yapılan yanlışları yasal hale getiren idarelerin sorumluluğu vardır. Bu nedenle mevcut binalar belli aralıklarla tıpkı araç muayenesi gibi, asansör kontrolü gibi kontrol edilmeli, devrem riski taşıyanlar için gerekenler yapılmalıdır. Şu anda vatandaşların büyük bölümü oturduğu binanın deprem açısından risk taşıyıp taşımadığını bilmemektedir. Ancak herkesin bunu bilmeye de hakkı vardır” şeklinde açıklamada bulundu.
GEÇMİŞİ ÇABUK UNUTUYOR, DERS ALMIYORUZ
Türkiye’deki yapı stokunun önemli bir bölümünün hâlâ yüksek deprem riski altında olduğu belirten İMO Şube Başkanı Güçyetmez, binaların birçoğunun hasar görebilirliği yüksek olan 2000 yılı öncesi inşa edilmiş binalardan oluştuğunu ve son 25 yılda çıkarılan 6 imar affı yasasıyla mevzuata aykırı eklenti veya değişiklikler, gerekli tedbirler alınmadan kâğıt üstünde yasal hale getirilerek, mühendislik hizmeti almamış kaçak yapıların yasallaşmasının sağlandığını belirtti. Diğer taraftan bunca depreme, can kaybına, yıkıma rağmen bilim ve fennin gereği yapılmadığı, tarım arazilerinin imara açıldığını vurguladı. Güçyetmez, “Onca can kaybına, yıkıma rağmen ders almıyoruz. Geçmişi çok çabuk unutuyoruz” diyerek tepkisini gösterdi.
Kentsel dönüşüm uygulamalarına da değinen Güçyetmez, şöyle devam etti:
“Yaklaşık 13 yıldır yürürlükte olan kentsel dönüşüm politikaları ise, deprem riskini azaltmaktan çok, çoğu zaman arsa değeri yüksek bölgelerde parsel bazlı yenilemelere indirgenmiştir. Oysa dönüşüm, yalnızca eski binaların yıkılıp yenilerinin yapılması değildir. Zemin özelliklerinden nüfus yoğunluğuna, ulaşım altyapısından toplanma alanlarına kadar pek çok unsurun birlikte ele alınmasını gerektiren kamusal bir planlama meselesidir. Bugüne kadar gerçekleştirilen dönüşüm uygulamaları, ülke genelindeki riskli yapı miktarıyla karşılaştırıldığında son derece sınırlı kalmış; özellikle dar gelirli yurttaşların yaşadığı bölgelerde dönüşüm ya hiç başlamamış ya da sürdürülebilir biçimde ilerlememiştir.
Depreme hazırlık konusu ise ne yazık ki afet sonrasına sıkışan, sürekliliği olmayan bir başlık olarak ele alınmaktadır. Oysa asıl belirleyici olan, deprem olmadan önce yapılanlardır. Okulların, hastanelerin, kamu binalarının ve altyapı sistemlerinin ne ölçüde güvenli olduğu ne kadarının güçlendirildiği ya da yenilendiği şeffaf ve bütüncül bir şekilde paylaşılmadığı için hâlâ net değildir. Vurgulamak gerekir ki afet yönetimi, yalnızca arama-kurtarma ya da yardım ulaştırma kapasitesiyle değil, risk azaltma ve hazırlık düzeyiyle ölçülür, ki bu faaliyetlerde bile ne kadar hazırlıklı olunduğu da 6 Şubat Depremlerinin ardından açık bir şekilde görülmüştür(!)
Deprem toplanma alanları çok önemlidir. Afet anında insanların nereye gideceğini bilmediği, toplanma alanlarına erişimin fiilen mümkün olmadığı bir kent düzeni, depremin kendisi kadar tehlikelidir. Toplanma alanları, afet sonrası değil; afet öncesi planlamanın asli unsuru olmak zorundadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki Deprem Toplanma Alanları salt boş bir alanı ifade etmez: üzerinde geçici barınma alanlarının kurulabileceği, elektrik, su, ısınma, duş, tuvalet gibi temel ihtiyaçların karşılanabileceği altyapıya sahip büyük ve geniş alanlar olarak tarif edilmektedir.
Açıkça görülmektedir ki yaşanan her büyük doğa olayı, gerekli önlemlerin vaktinde alınmaması nedeniyle birer afete dönüşerek büyük can ve mal kayıplarına neden olmaktadır. Bilimi, planlamayı ve denetimi dışlayan, rantı egemen kılan bu yaklaşım, çaresizliğin ve yetersizliğin değil, siyasal bir tercihin eseridir. Bugün üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen 6 Şubat depremlerinden etkilenen bölgelerde sorunlar hâlâ devam etmektedir. Yaşamını geçici barınma alanlarında sürdürmeye devam eden yurttaşların barınma, sağlık, eğitim ve altyapı sorunları tam olarak çözülebilmiş değildir. Yeniden inşa süreci, yalnızca binaların yapılmasıyla sınırlı tutulmakta; kentlerin sosyal, ekonomik ve kültürel dokusunun yeniden kurulması göz ardı edilmektedir. Oysa deprem sonrası iyileşme, uzun soluklu ve çok boyutlu bir süreçtir.”






