Nurcan CEYRAN
Türkiye, yine tarihi bir eşikten geçiyor.
Kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak anılan, resmî adıyla “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” Meclis’ten geçti ve yasalaştı.
Şimdi bize söylenen; “Terörsüz Türkiye”, “toplumsal bütünleşme”, “barış” ve “yeni bir dönem”…
Kim barış istemez?
Kim bu ülkenin çocuklarının bir daha dağlarda, karakollarda, şehirlerde ölmesini ister?
Elbette hiç kimse.
Fakat tam da bu nedenle soruyorum:
Barışın bedeli neden hep milletin vicdanına ödetilmek zorunda?
Bir ülkede terörün sona ermesini istemek başka şeydir, terörle mücadelede hayatını kaybedenlerin ve geride bıraktıklarının hukukunu gözetmek başka…
Biz yıllarca bu ülkenin evlatlarını toprağa verdik.
Anneler evlatlarının tabutuna sarıldı.
Babalar oğullarının üniformasını son kez kokladı.
Eşler dul kaldı, çocuklar babasız büyüdü.
Ama bir de “gazi” deyip geçtiğimiz insanlar var.
Gazi…
İki hecelik bir kelime.
Oysa o kelimenin içinde bir ömür var.
Dağlarda kollarını, bacaklarını bırakan gençler var.
Gözlerini kaybeden, hayatının geri kalanını dünyayı simsiyah görerek geçirmek zorunda kalan insanlar var.
Yüzü, başı, bedeni savaşın izlerini taşıyan gencecik insanlar var.
Biz saçımız döküldüğünde saç ektiriyor, yüzümüzde bir kırışıklık gördüğümüzde estetik müdahaleler yaptırıyor, güzelliğimizi korumak için türlü fedakârlıklara katlanıyoruz.
Bunda yanlış olan hiçbir şey yok.
Ama bir düşünün…
Biz yüzümüzde oluşan küçücük bir çizgiyi dert ederken, bazı gençler bu ülke için yüzlerinin bir bölümünü kaybetti.
Biz bir kolumuzun, bir bacağımızın varlığını hayatın doğal bir parçası sanarken, onlar o uzuvlarını bu ülkenin dağlarında bıraktı.
Ve bugün biz onlara yalnızca “gazi” diyoruz.
O kelimenin arkasındaki insanı bazen görmüyoruz.
Peki o insanların karşısında “barış” kelimesini nasıl kullanacağız?
Yıllarca ağır makineli silahlarla, Doçka ve BKC tipi makineli tüfeklerle, AK-47 ve M-16 gibi piyade tüfekleriyle, RPG-7 roketatarlarla, havan mühimmatlarıyla, el bombalarıyla, tanksavar ve uçaksavar mühimmatlarıyla, keskin nişancı silahlarıyla; mayınlar ve el yapımı patlayıcılarla yürütülen bir terörün ardından bugün yalnızca “barış” kelimesini söylemek yeterli midir?
Bunlar birer silah isminden ibaret değil.
Bunların her birinin karşısında bir insan var.
Bir evlat.
Bir anne.
Bir baba.
Bir eş.
Bir çocuk.
Bir hayat.
Bir insanı paramparça eden bir zihniyet, şimdi barıştan söz ettiğinde elbette hepimiz “Silahlar sussun” demek isteriz.
Ama devletin görevi yalnızca silahları susturmak değildir.
Devlet aynı zamanda vatandaşına güven vermek zorundadır.
Çünkü insanın aklında şu soru kalıyorsa, henüz tamamlanmamış bir şey var demektir:
“Bunca acıdan sonra gerçekten ne değişti?”
Barış elbette olsun.
Ama barış, hafızasızlık değildir.
Barış, şehitlerin unutulması değildir.
Barış, gazilerin yaşadıklarının üzerinin örtülmesi değildir.
Barış, “Geçmişi konuşmayalım” diyerek geçmişin acılarını yok saymak hiç değildir.
Tam tersine gerçek barış, geçmişte yaşananların hesabını vicdanla taşıyabilmektir.
Çünkü biz bu ülkenin şehitlerine ve gazilerine yalnızca tören günlerinde minnet borçlu değiliz.
Onların hayatlarının geri kalanına karşı da sorumluyuz.
Bir gazi aynaya baktığında, bedenindeki eksikliği değil, devletinin ona olan vefasını hissetmelidir.
Bir şehit annesi, oğlunun adının yalnızca bir anma töreninde okunmasını değil, devletinin adalet duygusunun içinde yaşamasını istemelidir.
İşte benim itirazım burada başlıyor.
Ben barışa karşı değilim.
Ama adına barış denilen her düzenlemenin otomatik olarak adil olduğuna da inanmak zorunda değilim.
Çünkü barışın karşısına adaleti koyarsanız, toplumun vicdanında yeni yaralar açarsınız.
Bir başka mesele daha var.
Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti olma iddiası, kişiye veya gruba göre değişen bir adalet anlayışını kaldıramaz.
Eğer bir düzenleme yapılacaksa ölçüsü açık olmalıdır.
Kim yararlanacak?
Kim yararlanamayacak?
Hangi suçlar kapsam dışında?
Hangi şartlar aranacak?
Devletin güvenliği nasıl korunacak?
Şehit yakınlarının, gazilerin ve toplumun vicdanı nasıl gözetilecek?
Bunların hiçbirinin cevabı “Ama sonunda barış gelecek” olamaz.
Çünkü hukuk, güzel bir sonuç elde etmek için eğilip bükülecek bir araç değildir.
Barış da hukukun alternatifi değildir.
Tam tersine, gerçek barış ancak hukukla birlikte yaşayabilir.
Benim korkum şudur:
Türkiye, yıllarca süren terörün acısını bitirmek isterken yeni bir toplumsal adaletsizlik duygusu üretmesin.
Çünkü devletin en tehlikeli kaybı yalnızca güvenlik kaybı değildir.
Adalet duygusunun kaybolmasıdır.
Bir vatandaş “Benim evladım öldü, onun hesabı ne olacak?” diye soruyorsa, o soruya kızamayız.
Bir gazi “Ben bu ülke için bedenimi verdim, şimdi benim yaşadığım acının karşılığı nedir?” diye soruyorsa, onu susturamayız.
Bir şehit yakını “Benim acımın üzerinde siyaset yapılmasın” diyorsa, kulaklarımızı kapatamayız.
Çünkü toplumsal bütünleşme, bazı insanların acısını diğerlerinin mutluluğuna feda ederek kurulamaz.
Barış istiyorsak, vicdanı da barışa dahil etmek zorundayız.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey geçmişi unutmak değildir.
Geçmişten ders çıkararak geleceği kurmaktır.
Terör bitsin.
Silahlar sussun.
Evlatlarımız ölmesin.
Buna hep birlikte “evet” diyelim.
Ama aynı anda hukukun üstünlüğüne de “evet” diyelim.
Şehitlerin hatırasına da…
Gazilerin onuruna da…
Eşit yurttaşlığa da…
Millet iradesine de…
Şeffaflığa da…
Ve en önemlisi, adalete de.
Çünkü bir ülke yalnızca silahların sustuğu gün değil, vatandaşlarının adalete olan inancını kaybetmediği gün gerçekten huzura kavuşur.
Çerçeve yasalar çıkarılır.
Maddeler değişir.
Hükümetler değişir.
Meclisler değişir.
Ama milletin hafızası değişmez.
O yüzden bugün karar veren herkesin kendisine bir kez olsun şu soruyu sorması gerekir:
“Bu kararı yalnızca bugünün siyaseti için mi veriyorum, yoksa yarının Türkiye’sine karşı da sorumluluğumu düşünüyor muyum?”
Çünkü bugün atılan her imza, yarının çocuklarına kalacak.
Ve tarih, sadece kimin barış istediğini değil;
barış adına hangi bedellerin ödendiğini de yazacaktır elbette….






